Ana içeriğe atla

Kayıtlar

NIBIRU

Rıfat: Arkeolog. Nibiru Arkeoloji, Bilim, Tarih ve Yazılım Ltd.Şti.’nin sahibi, evli 2 çocuk babası. Şirketinin yaptığı ve tarihin akışını değiştireceğine inandığı çok önemli bir keşfi yakında basın toplantısı ile açıklamayı planlamakta. Şerife: Rıfat beyin eşi ve Nibiru şirketinde halkla ilişkiler bölümünün yöneticisi. Burak: Rıfat ve Şerife çiftinin ilk çocukları. Hafta sonları hariç ailesinden ayrı yaşıyor, üniversite öğrencisi. Türkan: Burak’ın kardeşi. Lise son sınıf öğrencisi, okul sonrası klasik müzik ve oyunculuk dersleri almakta. Kassandra: Troya ailesinin ev işlerinden sorumlu yardımcıları, çocukluğundan beri Türkiye’de, 32 yaşında. 16.12.2012 – 23:00 – Troya ailesinin evi – Kassandra’nın odası Ev sahiplerinin bitmek bilmez isteklerinden raporlama hizmetimi aksattığımın farkındayım, fakat ancak bu raporlarımı geç de olsa siz konsûl üyelerine iletmeme engel olmuyor. Ekte gönderdiğim kayıtlara göre evin reisleri ırkımız ile ilgili ö...

Limping Man 2

Yaşam sevincinden öte bir duygu var bildiğim, O da kin... -Sessizlik-          Kadehleri yuvarladım ardı ardına, bir yandan sabah olmuş, gün doğmuş heryerim donmuş. Yüreğimde bir soğukluk var uyandığımdan beri. Ve gece gördüklerimin rüya mı, sarhoş kafa ile uyanık halde görülen bir karabasan mı yoksa bir halüsinasyon mu değil mi olduğunu bilemiyorum. O adam geliyor iğrenç sesiyle aklıma. Ve de sözleri, ne demişti: “Ne yaparsan yap kaderinden kurtulamazsın”          Kanepeden kayarak kendimi yere atıyorum, sanki üzerimden bir tank filosu geçmiş gibi ezilmiş hissediyorum kendimi. Önce ezilmiş sonra da sayısı milyonları bulan mızraklar tarafından delik deşik edilmişim. Su içsem kevgir misali her yerimden akıp gidecek. Duşa girip sonuna kadar açıyorum soğuk suyu. Bedenime değen ilk su damlasıyla algılarımın kapısı ardına kadar açılıyor. Örümcek hislerine sahip Peter Parker'dan farkım kalmıyor. En ufak bir kıp...

Kazanımlar kayıplara meydan vermemelidir

Belirsiz bir zaman dilimi. Ülke: Türkiye, Yer: Eski başkent Ankara’da bir tv kanalı ve o kanalda yayınlanan ve “enva-i akval” isimli bir tartışma programı. Konuklar: Harem ve selamlık düzende oturan insanlar ve rejimi onların yıkıcı hareketlerinden, fikirlerinden korumak amacıyla kurulmuş kolluk kuvvetleri. Programın sunumunu ve konukların yargılamasını ekranların en popüler siması abdûlmuttalîp hoca efendi (!) yapmakta. Abdûlmuttalîp hoca efendi aynı zamanda sık sık ağlamasıyla da meşhur bir zat. Peki, neler dile getirilmekte programda? Konuşulanlara kulak verelim isterseniz: — Günahkârların yıkılmamış son eserlerini yıkmak amacı ile ekibimle beraber kafirtepede dolanırken o uğursuz mekâna girdiğimi hatırlıyorum. Bunu neden yaptığımı bilemiyorum neticede bu işi yapabilecek robot srn6 varken hem kendimi hem de ekibimi tehlikeye atıyordum. Kafam karışık bir halde bende mi bir gariplik var yoksa bulunduğum yerde mi karar vermek zor diye dolanırken anlatacağım olaylar meydana geldi. As...

Devil Cry

Dilim damağıma yapışmış bir halde uyanıyorum. Dışarısı aydınlık, gözüm saate takılıyor her zamanki gibi akreple yelkovan hareketsizler. Yataktan kalkıyorum aynanın önüne geçiyorum suretim bana ait değil. Pencereden bakıyorum tüm hayat olanca hızıyla devam ediyor. Öğrenciler okullarında, ebeveynleri evlerinde ya da işyerlerinde. Aşıklar parklarda, sahil boylarında veya bir sinemanın salonunda dışarıdaki boğucu havadan uzakta. Herkes, her şey tüm kâinat olması gerektiği yerde; ben hariç. Zihnim dalıp gidiyor, bu gezegene sürüldüğüm zamana. Oysa o zamana kadar ne kadar da kudretli idim. Ta ki O âdemoğlunu yaratana kadar…   Daha dün gibi; dünya denilen gezegen yaratılmış, yaşam tüm canlılığıyla çağlayan misali bu yeni gezegende çağıldıyorlardı. Bizler istediğimiz gibi cennetin küçük kopyası olan bu gezegene gelebiliyorduk. Sadece dilememiz yeterli oluyordu. İnsan denilen bir tür daha yaratılmıştı ama bizden farklı olduğu için cennette O’nun yakınında ve gözetiminde tutuluyorlardı. Biz...

Üç Nokta

Son kontrollerimi yaparak çıkmaya hazırlandım. Ama yine de bir bakınayım bakalım aynada halime. Eveeet tıraşım tamam, aftershave’i de sürdüm. Neredeyse parfümün yarısını da boca ettim üstüme. Eksik bir şey yok. Tek eksiğim şu sevimli Mini Cooper’ım. Bendeki 77 model, birazcık para bulabilsem bankadakini de ekleyip şöyle 2004 model bir Mini alabilirim belki. Aman olsun neticede bu aracı arayıp bulamayanlar da var. Neyse fazla oyalanmadan hemen yola koyulayım. Ne de olsa hatunu 10 dk. kadar beklettim gidene kadar da biraz daha beklemiş olacak. Yola koyuluyorum Allahtan bu gün hafta sonu olduğundan yollar bomboş. Sokağa giriyorum da biraz garip bir giriş oluyor bu dünya sanki bir anda aracımın etrafında dönmeye başlıyor. Ve sonra onu görüyorum… KARANLIK İnanamıyorum Musa’ya ya. Meğer beni sevmiyormuş, meğer bana âşık değilmiş ve meğer Musa sadece görüntüde erkekmiş. Tüm olanları hatırlıyorum da bu sabah erkenden kalkmış ve doğruca Musa’ma gitmiştim. Amacım bize güzel bir kahvaltı hazırla...

Limping Man

“Hayatınızdaki en önemli şey nedir?” diye sormuştu kırmızılar içindeki psikiyatr. Sustum; dilimdeki sözcükler, sesim boğazımda donup kalmıştı sanki. İlkokuldaki ilk gösterinizi düşünün: hani günlerce hazırlanıp da sular seller gibi ezberlediğinizi sandığınız şiir vardır büyük gün geldiğinde tüm okulun toplandığı bahçede o kalabalığa tepeden bakan kürsüye çıkar ve donar kalırsınız; mikrofon önünde dururken sesiniz çıkmaz karşınızda sizden şiiri okumanızı bekleyen arkadaşlarınız, aileniz ve çocuk aklınızla sevdiğinizi sandığınız kız/erkek vardır. Hepsi beklenti içerisindeki gözlerle size bakmaktadır. Sonra bir şey olur, içinde olduğunuz durumun getirdiği adrenalin patlamasıdır belki olan ve bülbül gibi şakırsınız. O hesap işte. O günü tekrar yaşıyordum. Donup kalmıştım ve istesem bile konuşamıyordum. Sonra okyanus tabanından yüzeye doğru çıkan bir hava kabarcığının su üzerine ulaşması gibi gırtlağımın derinlerinden gelen sesle “Eee, şey aslında bilmiyorum,” demiştim. Daha doğrusu demeye ...

Reaper and the Net

Öğleye doğru uyandığında yataktan kalkmayıp 5 dakika boyunca boş gözlerle tavanı izlemişti. Bir ölü gibi yatıyor bir yandan da “Ne gerek var ki yaşamaya” diyordu. Nasıl olsa yaşamı tek düze bir şekilde ilerliyordu, sokaktaki hayat hep aynı idi. Her şey tiyatroda sahnelenen bir oyundu onun için. Eli başucunda duran telefona gitti. Telefonunun tarayıcısından twitterı açtı, sayfasına girdi. Takipçisi olduğu hesapların yazdıklarını okudu. Sonra gözüne bir mesaj takıldı, biri aynı kendisi gibi düşünüyordu: “Ne gerek var ki yaşamaya, 27 yaşında ölüp gitsem ya”. “İşte” dedi “herkes bir gün ölmeyi düşünecek ve isteyecek”. Sonra da iç sıkıntısı ile mesajı retweet etti. Bir iki dakika daha yattıktan sonra telefonu bırakıp da kalkmaya çalışırken bulunduğu yuvadan uçmaya çalışan yavru kuşun uçamayıp da çaresizce yuvasından düşmesi gibi kafa üstü yatağından düştü. İlk şoku atlattıktan sonra düştüğü yerde oturdu. Sakarlığına katıla katıla gülerken aklına bir fikir geldi: Her zaman yaptığı gibi bütün...