Tepkiler: 

Aslında baya uzun ve güzel bir şeyler yazmıştım ama kömürle çalışan laptopum sağ olsun kendi kendine attığı reset sonucunda boka sardı her şey (şaka lan şaka taş gibi desktopum sağ olsun) neyse; şuanda çok üşeniyorum yazmaya ama kurtarabildiğim kadarını yazmazsam çatlayacağım:

Romantizm Nedir?
Yazara göre Romantizm:
"Belli bir tanıma girmeyen niteliğini korumakla beraber,var olmanın özgür bir ruh halini işaret etmekte olan belli kalıba sokulamamış hadise."
Anonim tanıma göre ise Romantizm:
"Hemen her dilde, yaşamın gerçeklerinden kaçış, bir düşünceler, duygular ve düşler dünyasına sığınış anlamını taşıyan romantizm, aslında kapitalist burjuva düzenine,yani yitirilmiş düşler düzenine, iş hayatı ve kazancın bayağılığına karşı tutkulu ve çelişmeli bir ayaklanma hareketidir.

Romantizmin başlıklarına bakınca; felsefe, sanat, edebiyat, müzik gibi başlıkları bulunurken aşka dair bir şey yok ! Dolayısıyla bu illetin temsilcileri olan romantik çiftler de yok !

Hemcinsim olup da aslen akıllı olmakla beraber ama aşık olduklarında yada aşık olduklarını sandıklarında nedense A/da/M Salak olan erkek modellerine örnek vermek gerekirse aşağıdaki gibi sıralanabilir:

1- "Sana Sevgilim! diyebildiğim için kendimi çok şanslı görüyorum" diyen ezik model. Muhtemelen sevgilisinin hali vakti ondan iyidir ve elinden kaçırmamaya bakıyordur.
2- "Sen dünyaya sürgün bir meleksin" diyen model. Bu tarafta da malum kişimiz bilemem kaç kez sevgilisini aldatmıştır, karşı taraf o kadar iyidir (saftır) ki melek benzetmesine tabi tutulur !
3- "Seni denizdeki kumlar, gökteki yıldızlar,vs.. kadar çok seviyorum" diyen modelimiz; ki bu modelimizin sevgilisi pohpohlanmaktan çok hoşlanmaktadır. Öyle ki karşı taraf bunu anlamış ve abartılı sözcükler kullanmıştır.
4- "Sana yıldızlar kadar yakın olmak isterdim" diyen kişi de imkansızlıklardan bahsetse de açıkçası seninle yiyişmek isterdim diyor işte.
5- "İmkansız olduğun için aşığım sana" diyen modelimiz de muhtemelen fazla dizi izlemekten beyni sulanmıştır.(bkz:sen imkansızsın sensizlik imkansız diye bir şarkı vardı)
6- "Seni seviyorum, işte bu en büyük gerçek" diyen şahıs ise aklın bilimin mantığın yolunu çiğneyen davaroğlanın/(hanımlar kızmayın ama) aynı zamanda hatunun tekidir.
7- "Bir kelebek uçurdum dağları denizleri aştı seni buldu" diyen kişilikse çok tehlikelidir: hem daldan dala konarım izlenimi verir hem de rastgele sen çıktın karşıma anlamını taşır.Aman diyeyim kızlar dikkat! (Yazar burada bir nev-i kendinden bahsetmektedir, mi acaba?)
8- "Yüreğimdeki tek arzu hayalimdeki tek tutku sensin bebeğim" diyen erkeğin boşalma vakti çoktan gelmiştir kızlar yardımcı olunuz!
9- "Sevgililer öpüşürken neden gözlerini kapatır bilir misin? Çünkü gözleriyle değil de kalpleriyle görmek isterler eminim ki!" cümlesini tamamlayan bu model sözün bitimine müteakip sevgilisinin dudaklarına yapışır.ama diğerlerine nazaran ağzı daha fazla laf yapar avını kolayca kandırır.

Gökten düştü üç elma, üçü de sevgilisinin kollarında, kendi masallarını yaşayanlara... 


Tepkiler: 



aşk;
ki,
ucundan tutanın açılır bahtı
belki de yer ile yeksân olur tahtı
kapısı çalınmaya
hacet olmadan açılır
o her kitaba
birinci emir yazılır
adın kaos olsun mu senin…?
defterimin sol tarafındaki kırmızı çizgiyi hiç ihlal edemedim ben, biliyor musun..?
hiç aykırı sloganlar düşürmedim, duvarların o tahrik eden düzlüğüne…
karanlıkta sıkmadım yumruklarımı, izbe yerlerde fısıldayarak büyüttüğüm öfkem olmadı benim.
hiç bir karanfilin kızıllığını söndürmedim tenimde.
sana dokunabilirmiyim?
içinde kan dolaşan damarların var mı seninde? sahicimisin sen? dokunabilir miyim sana? ziyan aklımı gülüşünle bozabilirmiyim.?
mevsimleri yalan edelim mi?
ilk günahıma senin adını verebilirmiyim?
ıslak bir ihaneti içinde besleyen yaza inat, kışın ortasında sevişelim mi?
güz ki talanın diğer adıdır sevgili
ben hiç dudak kıvrımlarında saklayamadım adını
adın kaos olsun mu senin?
yakan yağmalayan sersemleten çarpan deviren yağan esen
herşey olsun mu adın?
fikrime çelme takan sürmeli gözlerini çek/me yolumdan
ki talan olsun ömrüm
aşkın bir adı da güz olsun
iki gözüm
güz olsun
hass…. hayat gerçek miş..
ve senin bundan haberin vardı…
ne fena,
ne kötü.
ben yanarken seyrettin değil mi..? tükenirken biterken usulca erirken sadece baktın ha..!
hasss….hayat gerçekmiş..
ah
ne fena
ne kötü
sarmanı beklerken yaralarımı,sen bıçakla girdin koynuma.
adın yalan olsun mu senin? ? ?
bu kadar gerçek çok bana.
ben konuşurken arkanı dönüp çıkamazsın,sözüm henüz bitmedi.
sen hiç kendini ısırdın mı? morarttın mı kollarını? diş izlerinden fal baktınmı? şarkılardan bakamazsın çünkü.çünkü şarkılar külliyen yalan hepsi sahtekar
adın yalan olsun mu senin?
ikindi vakitlerinde intihara gebe bir düş olsun mu adın? ?
kırmızısına gir bir gül’ün ben yine kanarım,ben yine aldanırım
bu kadar gerçek kuşatmışken dörtbir yanımı
ben yine sessiz sedasız açarım sana cümle kapılarımı
masumiyetine sarın bir gül’ün
ben yine gelirim yatağının sıcaklığına…
adın nedir…?
katilimin adını yazmam lazım anlamıyormusun,usûldendir bilmiyormusun..
kanım tükeniyor…
acele et…
Gerçek miymiş hayat hakikaten?
Aşk gerçek miymiş
Adın şüphe olsun mu senin?
Varlık yokluk karmaşasında kıvranan ruhuma çakılan çivi olabilir misin?
Sabitleyebilir misin beni gerçeğin öte kıyısına?
Aşk zayıf yerlerimi kollarken en kısa anlarda çarmıhım omzumda düşüyorum kapına.
Sözüm bitmedi…
Sen akşam güneşi gibi ardına bakarak gidemezsin.
Adın terk-i diyar olana kadar dinlemek zorundasın beni
Susuyorum bir gülün dalı sıyrılıyor sıktığım avuçlarımdan sen gibi. Kan sızıyor bahçeme adın talan olsun mu senin? Goncalarım açmadan soluyor.
Bir bülbül canına kıyar kesin.
Özkıyım az gelir suskunluğa.
Adın sus olsun mu senin?
direnmeden anaforlarında kaybolmalımıyım? bu şehrin sakinleri gibi sakince uysalca ölmelimiyim? nedir esas eziyet sana direnmek mi yoksa vazgeçip direnmekten bütünleşmek mi seninle?
adın girdap olsun mu senin?
bakma böyle sessiz sakin durduğuma korkum senden değil senden var ya en ufak korkum varsa namerdim tek korkum latince saçmalıklar takmaları uyumsuzluğuma anti sosyal davranış bozuklukların dışına taşan isimler uydurmaları...
nefret ediyorum latinceden bir küfür gibi geliyor kulağıma;
afaroz dağlarının en yüksek rakımına oturup diğer dillere tepeden bakmasını hazmedemiyorum o şerefsizlerin çoğunun...
sus/ma…! / ikinci yaratığa /
burada, işte tam da burada ‘tamam abi sen haklısın demelisin’ ve usulca kapatmalısın perdeni tüm çirkinliklerin üzerine sana ait olanlarıda dışarıda bırakarak.O salak yaşantını o pespaye o uyduruk aile düzenini korumak adına ve sıkı sıkıya tembihleyerek çocuklarına ‘aman bulaşmayın deli cama taş maş atar’ demelisin. Burada bilmeden beklediğim istediğim teşhisi yaparak beni deliliğimle başbaşa bırakarak dalmalısın televizyonunun iğrenç dünyasına..
bayım… hey bayım…! /dördüncü yaratığa/
aşk direnmektir, bunu öğrendik bayım; bunu kötü öğrendik hemde ne bedeller ödedik tahmin bile edemezsin…
en iyi biz sevişiriz bizi aşka; seviye, kültür, fantazi katma derdinde olan papyonlu piçlerle karıştırma bizim partnerimiz hayatın ta kendisiydi ah ne bedeller ödedik bilemezsin.
siz de ödeyeceksiniz bayım../üçüncü yaratığa /
çamurlu ayaklarımızla bilmem kaç metrekarelik salonunuzda kanlarımızla döşediğiniz goblen halılarınızn üstünde dikildiğimizde siz de anlayacaksınız, saten yastıklara yavşakça ilişen köpeğinize havlamasını öğretmenizi tavsiye ederim bayım…
siz de ödeyeceksiniz… sitelerinizi bastığımızda arsız gülüşlerimizden tanıyacaksınız bizi havuzlarınıza işedikten sonra çalacağız kapınızı, biz savaşımızı kazanmak üzerine kurgulamadık bunu bilin bunu aklınızın bir köşesine kazıyın çapulcuların kazanacağı ne olabilir ki? ? ?
susma zamanı….
tıp dili latinceden kurtuluncaya kadar…
ya da yıkılan konaklarınızın ateşinde yakana dek sigaramızı…
adın girdap olsun senin…
ne kadar ucuz ne kadar pespaye aşkların gölgesinde kavruluyoruz,dişlerimizi sıkarak görmezden geliyoruz,susuyoruz,sıra bize geliyor…
posterleri,duvarları boydan boya süsleyen geri zekalı şarkıcı taifelerinin aşkı süslüyor aptal kızların rüyalarını ve ergenliğe yeni adım atmış yeni yetmelerin salyalarla örülü düşlerini….
affet bizi affet aşk…
gecenin ve kalemin hatırına affet…
konserlerde bedenlere atılan,üç beş gün yıkamamakla sınırlı kalacak,bedensel hazlarla desteklenecek o değeri üç kuruş etmez artist güruhunun imzalarıyla kahrolma..
elbet bir gün diyerek..
affet bizi affet aşk..
gül’ün ve gözyaşının hatırına affet
Birazdan giderim
Başlamış ve bitmiş hikayatlara inat rezil aşkların manzumesinden sıyrılarak yüreğimde sancıyla.
Aşk nasıl olsa birazdan; ben yalan oldum diyecek….
Biliyorum heves bittiğinde ne Ayşe Ali’yi ne de Ali Ayşe’yi herşeyin yerine koyacak.
birazdan delireceğim
ki;
delirmezsem,çıldırmazsam mümkünü yok kurtuluşumun, hem de; yolda kendi kendime konuşmalarımın ötesine geçmeli deliliğim.paranoyak bir kimliği sırtlayıp düşmeliyim caddelere üstümü başımı yırtmalıyım yoksa tepedeki mustatil cinnete nasıl dayanırım..
birazdan düşeceğim kapına; cansız mecalsiz..
bu insanları; ne zaman, nasıl delirtmişse o yağmurlar bende bulmalıyım yoksa kendimi vuracağım, yoksa düşeceğim bu şehrin orta yerine, göç yollarını kaybetmiş kuşlar gibi yorgun kanatlarımla..
yoksa aklım ağzında kalacak, yoksa saçların düşecek rüyalarıma yoksa herkesi vuracağım…
ve kimse bilmeyecek aşkın böyle de yaşandığını...

Etiketler: , ,

Tepkiler: 

Rıfat:
Arkeolog. Nibiru Arkeoloji, Bilim, Tarih ve Yazılım Ltd.Şti.’nin sahibi, evli 2 çocuk babası. Şirketinin yaptığı ve tarihin akışını değiştireceğine inandığı çok önemli bir keşfi yakında basın toplantısı ile açıklamayı planlamakta.
Şerife:
Rıfat beyin eşi ve Nibiru şirketinde halkla ilişkiler bölümünün yöneticisi.
Burak:
Rıfat ve Şerife çiftinin ilk çocukları. Hafta sonları hariç ailesinden ayrı yaşıyor, üniversite öğrencisi.
Türkan:
Burak’ın kardeşi. Lise son sınıf öğrencisi, okul sonrası klasik müzik ve oyunculuk dersleri almakta.
Kassandra:
Troya ailesinin ev işlerinden sorumlu yardımcıları, çocukluğundan beri Türkiye’de, 32 yaşında.

16.12.2012 – 23:00 – Troya ailesinin evi – Kassandra’nın odası
Ev sahiplerinin bitmek bilmez isteklerinden raporlama hizmetimi aksattığımın farkındayım, fakat ancak bu raporlarımı geç de olsa siz konsûl üyelerine iletmeme engel olmuyor. Ekte gönderdiğim kayıtlara göre evin reisleri ırkımız ile ilgili önemli bilgilere erişmiş durumdalar. Emirlerinizi bekliyorum.

16.12.2012 – 23:05
Konsûlümüzün oy birliğiyle aldığı karara göre: İlgili tehlikeden kurtulmanız gerekmektedir. Daha önceki görevlerinizden dolayı uygulayacağınız izlek size bırakılmıştır. Zamanı geldiğinde biz de yanınızda olacağız. Görevinizde başarılar.

16.12.2012 – 23:07
Görevi konsûl ve Yüce Ribuni’yi hayal kırıklığına uğratmayacak şekilde yerine getireceğimden emin olabilirsiniz. Temennileriniz için teşekkürler.

17.12.2012 –20:30
Aile, oğullarının o gün için yanlarında kalmasının verdiği sevinçle yardımcılarına hazırlattıkları ziyafet gibi leziz (!) yemeklerini yemiş haftanın ilk iş günü hakkında konuşurlarken eve hiç olmadığı kadar soğuk ve sessiz bir hava hâkim olmaya başlamıştı. Yemek sonrası rehavetine kapılan aile üyeleri oturdukları yerde tek tek uykuya dalıyorlardı. Yardımcıları Kassandra ise odasında transa girmiş bir halde otururken ensesinden bıçaklanmışçasına acı ile irkilip yatay birer çizgi haline gelen gözlerini açtığında görevinin yerine getirilme zamanının geldiğini anlaması birkaç salisesini almıştı. Sessizce ayağa kalktı, ailenin olduğu odaya dağ zirvelerine inen sis kadar yavaş bir şekilde süzüldü. Görevinin özneleri derin komada savunmasız bir halde karşısında idiler. Kızıl saçlarını açan Kassandra yüzünde çarpık bir gülümsemeyle yavaş bir şekilde asıl işini görmeye başladı.

Rıfat Troya
Kassandra’nın tamamen soyunuş bir şekilde çırılçıplak bıraktığı bedenlerimize yaptıklarını görüyor fakat bir türlü engel olamıyorduk. Her birimizi birer sandalyeye oturtmuş, elinde benzerini o güne kadar ancak Seferihisar’daki kazı alanında keşfettiğim bir şeyle tüm vücudumuza garip şekiller çizmekte idi.

Kassandra’nın çizdiği şekiller önce parlak kırmızı rengini almış sonrasındaysa yavaş yavaş turkuaza dönüşmüş sonunda da derilerinden vücutlarına işlemişti. Aile üyelerine çizilen şekiller aracılığıyla vücutlarına işleyen milyonlarca nano-robot solunumu ve kalp atışlarını dünyadaki en ileri teknolojinin bile tespit edemeyeceği bir düzeye düşürmüş, bilinci ortadan kaldırmadan onları birer yarı-ölüye çevirmişti. Kassandra ilk olarak evin en küçük ferdine yöneldi.

Türkan Troya
Kassandra tam karşıma geçerek parmaklarını şıklatmasıyla kafamda bir takım karıncalanmalar hissetmeme ve tüm olan biteni bedenimin dışından görmeme rağmen bir tepki veremiyordum. İşin acı yanıysa ne ben ne de
diğerlerimiz bu olanlara engel olabiliyorduk. Karıncalanmaların bitmesiyle beraber beynim, tamamen gözlerimin önünde durmaktaydı. Bedenlerimize yaptıklarını izlediğimizin farkında olan Kassandra bedensiz ruhlarımızın olduğu yere gelip dudaklarıma o ana kadar aldığım en sıkı öpücüğü kondurmasıyla ayaklarımın altından yeryüzünün kayıp gittiğini ve bir girdaba sürüklendiğimi fark ettim. Sonra, bilemiyorum sonrası karanlık…

Türkan’ın beynini tamamen ortaya çıkartan Kassandra ellerini kızın dörtte ikisi açılmış kafatasına sokmuş ve bir hamlede beyni vücutla bağlantısız bir hale getirmişti. Ellerinde; yere düşen her damlasından yansıyan birer çığlığın sessizce ortalığı inlettiği beyin bulunan Kassandra dizlerinin önüne çökmüş ve ilk kurbanından elde ettiği ganimeti açmış olduğu solucan deliği aracılığıyla konsûle göndermişti. Akabinde de konsûle “Görevimin ilk ayağı tamamlandı” mesajını iletmiş ve bacaklarını bedenine çekerek cenin pozisyonu almıştı. Olan bitenden sonraysa evi kesif bir duman kaplamış ve her şey karanlığa gömülmüştü.

“Karanlık”

..
.
.
..

“Gerçek”

E-Geo Tv SON DAKİKA
Cemiyet hayatının önde gelen Troya ailesinden haber alamayan komşuları ve Saygıdeğer Rıfat Bey’in çalışanlarının ihbarı üzerine evlerine giren polisin yaptığı açıklamaya göre ev sakinleri ve yardımcıları ilk tespitlere göre kaçak yapan kombiden sızan doğalgazdan etkilenerek komaya girmiş bulunmakta. Gelişmelerle ilgili olarak kanalımızı takipte kalın. Haberleri bizden alın…

Etiketler: , ,

Tepkiler: 

Yaşam sevincinden öte bir duygu var bildiğim,
O da kin...

-Sessizlik-

         Kadehleri yuvarladım ardı ardına, bir yandan sabah olmuş, gün doğmuş heryerim donmuş. Yüreğimde bir soğukluk var uyandığımdan beri. Ve gece gördüklerimin rüya mı, sarhoş kafa ile uyanık halde görülen bir karabasan mı yoksa bir halüsinasyon mu değil mi olduğunu bilemiyorum. O adam geliyor iğrenç sesiyle aklıma. Ve de sözleri, ne demişti: “Ne yaparsan yap kaderinden kurtulamazsın”

         Kanepeden kayarak kendimi yere atıyorum, sanki üzerimden bir tank filosu geçmiş gibi ezilmiş hissediyorum kendimi. Önce ezilmiş sonra da sayısı milyonları bulan mızraklar tarafından delik deşik edilmişim. Su içsem kevgir misali her yerimden akıp gidecek. Duşa girip sonuna kadar açıyorum soğuk suyu. Bedenime değen ilk su damlasıyla algılarımın kapısı ardına kadar açılıyor. Örümcek hislerine sahip Peter Parker'dan farkım kalmıyor. En ufak bir kıpırtıyı, havadaki en ufak değişimi hissedebilir hale geliyorum. İşimi bitirip giyinerek sokağa atıyorum kendimi. Evde kalamıyorum duvarlar üzerime üzerime geliyor. Kıştan önceki son güzel havaların tadını çıkartmak adına dolaşıyorum ne yaptığımı bilmeden. Bilmediğim yollar, sokaklar kazan ben kepçe misali takılıyorum. Adımlarım 5 metrelik duvarlar tarafından sarmalanmış eski bir binaya taşıyor beni. Binanın nis içine yerleştirilmiş ve bezemeli bir söve ile çevrelenmiş koyu mavi renge sahip demirden kapısı tanık olduğu koca bir yüzyılın getirdiği azametle karşımda durmakta. Kapıyı çalmak için elimi uzattığımda el şekline sahip kapı tokmağından elime bir sıcaklık yayılıyor. Dış şartların yıprattığı tokmağı tiz gıcırtılar içerisinde bir iki kez kapıya vurduktan sonra ana kapı içerisine saklanmış yavru bir kanat usulca açılıyor. Kapıyı açan O. Güzelyalı sahilindeki kazadan, alsancak'ta işçiler temizleme asansöründen aşağı uçtuktan, en nihayetinde de anlam veremediğim ve adlandıramadığım o halüsinatif rüyadan sonra bir anda yanımda biten aksak adam bu. “Gel” diyor, “gel, ben de seni bekliyordum epeydir”. Eşikten adımımı attığım anda kendimi şehir içerisinde yaratılmış bir cennette buluyorum. Her yerde açmış renk renk güllerin yaydığı baş döndürücü güzellikteki kokulara 2 katlı evin dış duvarını destek alarak bina boyunca büyümüş yasemin ve hanımellerinin kokusu eşlik ediyor. “Burası nasıl bir yer? Hem sen kimsin her faciadan sonra karşıma çıkıyorsun?” diyerek soruları ardı ardına sıralıyorum. Cevap gecikmiyor: “Hele otur, bir soluklan genç adam. Elbette sorularının cevabını alacaksın ama önce bir sakinleş ve rahat bir yere otur” diyor ağır aksak bir şekilde bahçeden evin 1. katına ulaşan mermer merdivenleri çıkarken. Evin kapısını ardına kadar açıyor, kapı tokmağındaki sıcaklık ruhuma sirayet ediyor. Yavaş ve ürkek adımlarla eve giriyorum. Kapı direkt olarak salona açılıyor, ardında üst kata çıkan bir merdivenin olduğunu tahmin ettiğim bir kapı salonun sonunda yer almakta. Girişte öylece duruyorum sırtım kapıya dönük. Solumda tüylerimi diken diken eden soğuk yayan 2 kapı, sağımda da burcu burcu terlememi sağlayan 2 kapı daha yer alıyor. “Soğuktan donarken yanmak bu olsa gerek” diyorum. Aksak adam önde ben arkada salonun sonundaki kapıyı açarak üst kata çıkıyoruz. 16 basamaklı ve destek olarak çıkış yönümüze göre sol tarafta yeralan 10 cm çapında olduğunu tahmin ettiğim keten bir halatın desteklediği ahşap merdiven üst kat yolculuğumuzun hizmetkârı oluyor. Üst kat alt katın aynısı ortada bir salon ve etrafında odalar. Tek farkı ise odalardan ne sıcak ne de soğuk esinti geliyor. İçeride tarifi mümkün olmayan bir hava var, insan bir an yaşama sevinciyle dolup taşarken hemen akabinde de hüngür hüngür ağlamak istiyor. Bu evde ne olup bittiğini bilmiyorum ama insanın ruh halini değiştirdiği aşikâr. Aksak adam bir koltuk işaret ediyor. Yavaşça kendimi bırakıyorum koltuğa. Koltuk o kadar rahat ki oturur oturmaz üzerime bir rehavet çöküyor. Uyumamaya çalışmama rağmen uykuya daldığımı hissediyorum.
        
         Gözlerimi korkarak açtığımda yine o manzarayla karşılaşıyorum: Kırmızı ve tonlarına sahip olan sokaktaki kalabalıktan havadaki uçan kargalara kadar her şeyin kırmızı olduğu o dünyaya uyanıyorum. Sağımda bir karaltı belirmesiyle o tarafa dönmem aynı anda gerçekleşiyor. Aksak adam burada da yanımda. Ellerini omzuma koyuyor gözlerimin içerisine bakarak “Burası -araf- evlat, buradakilerin gözcüsü, sözcüsü kısacası her şekilde dünya ile iletişime geçebilmelerini sağlayacak tek varlık ben(d)im” diyor. “Hatırlarsan geldiğinde sana epeydir seni bekliyorum demiştim. Sebebi ise yaklaşık ikiyüzküsur seneden beri ifa ettiğim bu görevi sana devredecek olmam.” “Sen doğmadan önce hatta annen, baban doğmadan önce kaderin yazılmıştı. Kendi kendine soruyorsun biliyorum, niye ben diye ama kaderden kaçabilirmisin ki? Kainat bile kaçamazken kaderinden sen nasıl kaçabileceğini sanarsın ki? Bir de eminim neden bu adamın nefesi bu kadar kötü kokuyor diyorsun. E tabiî insan araf’ın havasını solurken nefesinin misk-i amber kokmasını bekleyemez, beklememeli de. Neyse tek bir ses çıkarmadan beni dinle. Bu görevi 2S kuralı gereğince kabul edeceksin: Ya seve seve yada anladın ne demek istediğimi. Bu konuşma burada biter ve ben çekip giderim.” Aksak adamla aramda geçen son sohbet duyduğum bu sözlerle bitiyor.

-Sonrası-
         Teoman’ın evine telefon eden arkadaşları ondan cevap alamayıp polis eşliğinde evine gittiklerinde arkadaşlarının salondaki kanepede kendinden geçmiş bir halde yattığını görüp en yakın hastaneye kaldırdılar. Teoman’ın gece aldığı ilaçların üzerine içmiş olduğu alkolün onu komaya soktuğu teşhisini koyan doktorlar O’nu yoğun bakım ünitesinde tedavi aldıklarında Minneapolis’teki bir hastanede 24 yıldan beri yoğun bakımda koma halinde yatmakta olan yaşlı bir adam da son nefesini veriyordu.



Etiketler: ,

Tepkiler: 

Belirsiz bir zaman dilimi. Ülke: Türkiye, Yer: Eski başkent Ankara’da bir tv kanalı ve o kanalda yayınlanan ve “enva-i akval” isimli bir tartışma programı. Konuklar: Harem ve selamlık düzende oturan insanlar ve rejimi onların yıkıcı hareketlerinden, fikirlerinden korumak amacıyla kurulmuş kolluk kuvvetleri. Programın sunumunu ve konukların yargılamasını ekranların en popüler siması abdûlmuttalîp hoca efendi (!) yapmakta. Abdûlmuttalîp hoca efendi aynı zamanda sık sık ağlamasıyla da meşhur bir zat. Peki, neler dile getirilmekte programda? Konuşulanlara kulak verelim isterseniz:

Günahkârların yıkılmamış son eserlerini yıkmak amacı ile ekibimle beraber kafirtepede dolanırken o uğursuz mekâna girdiğimi hatırlıyorum. Bunu neden yaptığımı bilemiyorum neticede bu işi yapabilecek robot srn6 varken hem kendimi hem de ekibimi tehlikeye atıyordum. Kafam karışık bir halde bende mi bir gariplik var yoksa bulunduğum yerde mi karar vermek zor diye dolanırken anlatacağım olaylar meydana geldi. Aslına bakarsanız her şey biranda olup bitti. Kirpiklerim birbirine kavuşmadan bir ışık huzmesinde buldum kendimi.

Lütfen kızım söylediklerine dikkat et. Selamlığı galeyana sevk edici cümleler kurma. Hem kendi başını yakarsın hem de kanalın. İstirham ediyorum lütfen.

Peki, hoca efendi. Ne olur acemiliğime verin. Neyse, ortalık o kadar aydınlıktı ki mecburen gözlerimi kapatmak zorunda kaldım. Gözlerimi açtığımda ise hayatımda ilk kez duyduğum sesler sol arka çaprazımdan yaklaşmaya başlamıştı. Seslerin bende uyandırdığı etki bilindik olmasına rağmen ne olduğunu çözememiştim. Sanki kadim zamanlardan gelen bir dildi bu. Bilindik ama bir o kadar da uzak. Biraz kulak kesilince konuşulanın eskiden bu ülkede konuşulan ve halen daha yeraltında bulunan kendilerine devrimci diyen bölücülerin konuşmaya devam ettikleri İstanbul Türkçesi olduğunu anlamam uzun sürmedi. Ne kadar rejime sıkı sıkı bağlıysam da geçmişi öğrenmem işimin bir parçası. Ses alt katlardan geliyordu. Adımı sayıklayan ve beni yanına çağıran bir ses sürekli “Ümmü Gülsüm, çocuğum buraya gel, beni dinle, kendini ve ülkeni aydınlat ve sonra da bana doğru bildiklerini anlat. Uzun zaman oldu birileri ile konuşmayalı” diyordu. Temkinli adımlarla zeminden biraz yüksekte bulunan katafalka doğru gittim. Katafalkın arkasında onun mezarının olduğu bölüme inen ve zannımca geçmişteki savaşta kullanılan bomba ile açılmış bir deliğin başında durdum. Ortalık gündüz olmasına rağmen oradan gelen ışık ile apaydınlıktı. Aşağıya ip merdivenimi sarkıtıp yavaşça indiğimde ise kusuruma bakmayın ama cezamı çekmek adına söylüyorum hayatımda gördüğüm en aydınlık yüzlü insanı gördüm. Işığın içerisinde idi. Yüzünde tarifi imkânsız ölçüde sıcaklık barındıran bir gülümseme yer alıyordu. O’na karşı sistemli olarak yürüttüğümüz ve tüm kazanımlarını yerle bir ettiğimiz adam ışığın içerisinde vakur bir şekilde ayaktaydı. Dudakları oynamadan “hoş geldin çocuk” demişti. O anda bağırmak istedim ama dilim bağlanmıştı adeta. Sesim kısılmış, soluğum kesilmişti sanki. Bir iki yutkunmaya çalıştım kuruyan boğazımı ıslatabilmek adına ama olmadı. Birden sol elini kendinden ileriye doğru bir yeri işaretlercesine uzattı. Eliyle gösterdiği yerde kabirinin etrafındaki topraklardan birinden bir pınarın çağıldamaya başladığını gördüm.

Sana şahadet edecek birileri var mı evladım? 3 şahit bulman gerekli ki Mushaf üzerine yemin etmeden ben ve konuklarım sana inansın. Varsa belirt ve devam et.

Evet, var hoca efendi. Devamı ise şöyle efendim: Çekingen bir şekilde pınara doğru ilerledim ve o zamana kadar içtiğim sulardan daha leziz bir su içtim. Suyu içmemle beraber pınarın kaybolması bir oldu. Sonra da o topraklar hareket etmeye başladı. Bir kısmı yere ülkemizin haritasını çizdi. Daha doğrusu bölünmeden önceki haritayı oluşturdu. Kalan kısmıysa ömrümde gördüğüm en güzel ve rahat koltuğu oluşturdu. Oturdum. O ise hep okuduğumuz o kitaplarda yazılanlar gibi anlatmaya başladı. İlk kuşak padişahların yaptığı hataları, verdiği kararları, katlanmak zorunda olduğu kayıpları, her şeyi anlattı. Ve şu sözleri size hatırlatmamı istedi:


Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne yedi bin senelik (en aşağı), bir Türk Beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvelâ korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu, şimşek, yıldırım, güneş oldu. Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.


Büyük olmak için kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, ülke için gerçek amaç ne ise onu görecek ve o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. Fakat sen buna karşı direneceksin, önüne sonsuz engeller de yığacaklardır; kendini büyük değil küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Bundan sonra da sana büyük derlerse, bunu söyleyenlere güleceksin.


Toros dağlarına bakınız, eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu dünyada hiç bir güç ve kuvvet asla bizi yenemez.


Ve şunu unutmayın ki acizler için imkânsız, korkaklar için müthiş gözüken şeyler kahramanlar için idealdir. Yıktığınızı sandığınız devlet elbette ki kaybettiklerini sizden ve işbirlikçilerinizden geri alacaktır.

Stüdyoda buz kesen ortamda donan, gözlerine perde çekilmişçesine tepkisiz duran kolluk kuvvetleriyle izleyicilerin arasından bir kedi gibi sessizce çekip giden ve bina dışına çıkar çıkmaz kayıplara karışan Ümmü Gülsüm’ün canlı yayında sarf ettiği bu sözler kendilerini sessizliğe gömen azınlığın yüreklerindeki o özgürlük ateşinin tekrar yanmasına neden olmuştu. Herkes önüne geleni sürükleyip atan deli bir çığın enerjisi ile hareket etmiş, 50 yıllık sürecin yok ettiği kimlik geri gelmiş, ulusun bütünlüğünü esas alan ve geçmişte kural koyucuların yaptıkları hataları elemine eden bir sistem kurulmuş, işbirlikçilere verilen topraklar akılcı taktiklerle geri alınmış, O’nun işaret ettiği tam bağımsız ülke hedefine geçte olsa bile ulaşılmıştı. Yeniden açılan meclisin girişine yazılan şu söz her şeyi özetliyordu aslında: ”Kazanımlar, kaybedilişlere meydan vermemelidir.”